21 Eylül 2015 Pazartesi

Kadının Medyadaki Temsili: Bechdel Testi ve Şirine Prensibi

Merhabalar,
Sinema harika bir propaganda aracı bence çünkü bilinç altımız en ufak şeyden bile müthiş boyutlarda etkilenebiliyor ve bir film için en az iki saatimizi ayırıp dikkatimizi tamamen ona veriyoruz, duygusal olarak etkilenip günlerce film için dert yanabiliyoruz -en azından ben yanıyorum- yani birine bir şeyi empoze etmek için filmleri kullanmak gayet mantıklı bir seçenek. Farkında olmasak da aklımızda yer eden pek çok şey sinema kültüründen geliyor, örneğin Yeşilçam filmlerinde kötü kadınlar genelde sarı saçlıdır, Türk toplumunda -özellikle eski nesillerde- sarışınlara karşı bir antipati var bu yüzden. Cinsiyetçiliğin de ne kadar yaygın olduğunu düşündüğümüzde bunda acaba filmlerin payı var mıdır diye sorgulamaya bile gerek yok aslında, kadınlar maalesef filmlerde yeterince iyi temsil edilemiyor. Kadın vücudunun metalaştırılması, kadının daima erkeğe muhtaç yaratıklar olarak gösterilmesi, dünyayı kurtaran kahramanın hep erkeklerden olması, aptal sarışın tarzı klişe tiplemeler ve benzerlerinin hepsi filmler sayesinde beynimizi ve maalesef hayatımızı işgal eden cinsiyetçi detaylar. Tüm filmler böyle değil elbette ama büyük bir çoğunluğu biz izlerken anlamasak da ileride özellikle çocukların etkileneceği olumsuz mesajlar içermekte. Durum böyle iken kadınların düzgün bir biçimde var olduğu filmleri basitçe ayırt etmeye yardımcı olan 'Bechdel Testi' çıkıyor karşımıza. Test karikatürist Alison Bechdel'in bir karikatüründen gelmekte, dolayısıyla onun ismini almış. 


İlgili karikatürümüz
Test üç basit sorudan oluşuyor,

1- Filmde iki ya da daha fazla karakter var mı?


Bu madde ile ilgili en önemli kısım ise karakterlerin ismini bilip bilmememiz. Mesela karakteri John'un karısı, Mia'nın annesi vs. biçiminde bilip tanıyorsak bu karakter sayılmıyor.


2- Bu karakterler birbirleriyle konuşuyor mu?


Bu karakterlerin birbirleriyle iletişim halinde olması onların bireyselliğini belirten en önemli araç bence. Eğer bu karakterler birbirleri ile iletişim halinde değilse muhtemelen filmdeki erkeklerin öyküsünü zenginleştirmek için konulmuşlardır ve elbette ki bunu desteklemiyoruz.


3- Bu karakterler birbirleriyle erkekler harici bir konuda konuşuyor mu?


Dünyanın erkekler etrafında dönmediğini gösterecek bir başka durum.


Filminiz üç maddeden biri ile bile uyuşmuyorsa tebrik ederiz kaldınız. Pek çoğumuzun sevdiği popüler filmlerden ve hatta maalesef çocuklara hitap eden filmlerden bu testi geçemeyen o kadar çok var ki. Örnek vermek gerekirse Star Wars orijnal üçlemesi, Lord Of The Rings serisi, Pirates of The Caribbean serisi, Inception, Alaaddin, Şirinler, Wall-E, Up!, The Social Network, Fight Club, Back To The Future 2-3, When Harry Met Sally ve süper kahraman filmlerinin büyük çoğunluğu.


Elbette ki bu test filmimizin kötü ya da kalitesiz olduğunu göstermez, mesela yukarıda saydığım filmlerin çoğunluğu benim favori filmlerim. Yine aynı şekilde bir filmin testi geçmesi bu filmlerde cinsiyetçi klişelerin,mesajların bulunmadığı anlamına da gelmiyor örneğin bana göre testi geçen Twilight serisi testi geçemeyen bazı Harry Potter filmlerinden daha erkek egemen. Madem bu test bize tam bir sonuç vermiyor neden yapalım ki biz bunu diyenleriniz vardır muhtemelen, test yüzde yüz garanti vermese de en azından izlediğimiz film üzerinde düşünmemizi ve ona göre davranmamızı sağlıyor.



Testi geçen film sayılarımız yarıya ulaşmış son yıllarda
Yine Bechdel Testi gibi kadının medyada temsilini ölçmek için kullanılan bir başka kavram da 'Smurfette Principle' yani 'Şirine Prensibi'. Bu kavram ilk defa NY Times'da Katha Pollitt'in bir makalesinde ortaya atılıyor. Zamanında ortamlara dalga konusu olmuş Şirine'nin onca erkek arasında tek olması durumu medyada oldukça yaygın. Star Wars'tan Prenses Leia, Ninja Kaplumbağalar'dan April, The Big Bang Theory'den Penny (sonradan başkaları da dahil oldu gerçi), Avengers'tan Black Widow, Bond Kızları vs. aslında birer Şirine. Dünya nüfusunun yarısını kadınların oluşturmasına rağmen, beyazperdede ya da televizyonda kadınların azınlıkta ve geri planda olması kadınların topluma katılım oranını doğal olarak azaltacaktır. Pollitt bu prensibi şu şekilde tanımlıyor:

 "Mesaj oldukça açık. Erkekler standart olan iken kızlar sadece çeşitlilik için; erkekler merkezde iken kızlar dış kenara ait; erkekler birey iken kızlar sadece birer tiptir. Erkekler grubu,hikayesini,değer kurallarını belirler,tanımlar kızlar ise sadece erkekler ile iletişim kurmak için vardır."


Şirine'nin erkeklerin başına Gargamel tarafından tuzak olarak gönderilmesi, komünde işi belli olmayan tek karakter olması falan da işin içine girince daha da bir korkunçlaşıyor üstelik bu teori. 




 Bu durumun ortaya çıkmasında toplumun rolü yadsınamaz elbette. Örneğin çizgi filmleri ele almak istiyorum, kız çocukları Batman, Spider Man, Ninja Kaplumbağalar tarzı erkek egemen diyebileceğimiz çizgi filmlere genelde ilgi duyarken erkek çocukları dünyayı kızların kurtardığı, kızların doğaüstü güçlere sahip olduğu, kadın egemen Winx, Witch, Sailor Moon, Totally Spies, Powerpuff Girls gibi filmlere neredeyse hiç yanaşmıyor. Durum böyle olunca erkek çocukları dünyayı sadece kendi taraflarından görüyorlar ve bunu bir ömür boyu devam ettiriyorlar, kız ve erkek çocuklarındaki bu ayrım elbette ki toplumun çocuk yetiştirme tarzından kaynaklanmakta. Bir başka örnek ise Şirine Prensibine uyan ve testimizden kalan orijinal Star Wars serisi aslında ana karakterin kadın olduğu bir seri olarak tasarlanmış ancak serinin yaratıcısı George Lucas erkek ana karakterin daha çok gişe getirisi demek olduğuna dair duyumlar alınca seriyi şu anki haline çevirmiş maalesef. 

Neyse ki toplumun bu konuda yavaş yavaş bilinçlenmesiyle beraber sinema endüstrisinin aklı biraz da olsa başına geldi. Frozen, Brave, The Hunger Games, Divergent, Snow White and the Huntsman gibi özellikle çocuk ve gençlerin ilgi gösterdiği baş karakterleri güçlü kadınlar olan filmler, Star Wars serisinin ikinci üçlemede Bechdel testinden geçmesi -ki bence yeni çıkacak üçlemede ana karakter bir kadın olacak-, Bond filmlerinde ilk defa olgun bir Bond kızına -tüm Bond filmlerinde kızlar ajandan çok daha genç ve seksi kızlardan oluşmaktadır- yer verilecek olması gibi güzel gelişmeler sadece bir başlangıç ve devamının gelmesini umuyoruz.

           


Kadının medyadaki temsili çok büyük bir mesele aslında ve benim değindiğim noktalar sadece küçük bir kısmı. Bu yüzden eğer yazım ilginizi çektiyse Google üzerinden yapacağınız küçük bir arama ile  çok daha fazlasına ulaşabilirsiniz. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

Bunlara da göz atın: Russo testi, Finkbeiner testi, Sexy Lamp testi, yazılımlar için Bechdel testi.


Kaynakça ile ilgili: Resimler Google'dan, bilgileri genel olarak İngilizce Wikipedia sayfalarından edindim.Testi ilk duyduğum yer ise bu blog.

5 Eylül 2015 Cumartesi

Ne Izledim: Wicker Park

Wicker Park - Hep Seni Aradım
Imdb Puanı: 7.0
Yapım Yılı: 2004

Merhaba,
Bir önceki film yazımda bahsettiğim film listemden filmleri eksiltmeye devam ediyorum Wicker Park da o listedeki filmlerden biriydi. Bu film aslında 1996 yılında çekilen Fransız yapımı, başrollerini Monica Bellucci ve Vincent Cassel'ın paylaştığı L'appartement filminin Amerikan sinemasına uyarlanmış hali. Filmin ismi Chicago'nun bir semtinden geliyor ve tabi ki de bizim Türkler de konuya uygun bir isim bulmaya çalışmışlar. Bana sorarsanız bu filmin ismi 'Hep Seni Aradım' yerine 'Psikopat Bir Kaltağın Yüzünden Mahvolan Hayatlar' olsaymış tam uyarmış. Bu film resmen izlediğim en sayko karakterlerden birini içeriyor öyle ki ben bunu izlerken ev ahalisi uyuduğu için sinirimden çığlık atmamak için zor tuttum kendimi. Bu karakter kendi dahil filmin tüm karakterlerinin yaşamının içine sıçıyor afedersiniz. 

Gelelim konusuna, ana karakterimiz Matthew (Josh Hartnett) iyi bir işte çalışmaktadır, patronunun kız kardeşi Rebecca (Jessica Pare) ile nişanlıdır, New York'ta geçirdiği iki yılın sonrasında eskiden yaşadığı yere Chicago'ya dönmüştür ve Çin'e yapacağı bir iş seyahatine hazırlanmaktadır. Fakat biz seyirciler Matt'in yüzüne tek bakışımızda anlarız ki kulağa güzel gelen bunca şeyin arasında Matt mutsuzdur ve nişanlısını da aslında sevmemektedir. Bir iş yemeği için Bellucci's -orijinal filme gönderme mi seziyorum- restorantına giden Matt orada bir zamanlar hayatının aşkı olduğunu düşündüğü ve onu iki yıl önce hiçbir sebep olmadan terk edip giden Lisa'ya (Diane Kruger) rastlar.


Matt, Lisa'yı elbette ki unutamamıştır bu yüzden de ona tekrar rastladığında, sebepsiz terkedilişinin de verdiği merak duygusuyla nişanlısına söylediğinin aksine iş seyahatine gitmez, işi gücü bırakıp Lisa'nın peşine düşer. Bu arama işi git gide onun için bir takıntı haline gelir, bu sırada bir de eski arkadaşı Luke (Matthew Lillard) ve onun kız arkadaşı Alex (Rose Byrne) ile yolları kesişir. Bu ikisinin de hikayeye dahil olmasıyla birlikte olaylar gittikçe karmaşık bir hal alır.


Wicker Park, bir romantik-gerilim filmi olarak tanımlanabilir, benim hiç alışkın olmadığım bir tür. Film genel olarak takıntı teması üzerine kurulmuş, Matt'in Lisa'ya olan takıntısı çıkıyor ilk etapta karşımıza sonradan Lisa'ya takmış olan Daniel karakteri çıkıyor karşımıza en sonunda ise Alex giriyor resmin içine ve film asıl burda kopuyor. Filmin gidişatı sanırım orijinal filmden farklıymış, ben izlemedim o filmi çünkü sonu benim istediğim gibi bitmiyormuş. Bu gidişat farklılığından dolayı bazı olayların ucu açık kalıyor mesela Daniel karakteri gibi, Lisa tüm film boyunca Daniel'den saklanıyor fakat Daniel'i bir kere falan görüyoruz, adamın hikayesi havada asılı kalıyor. Bu tarz asılı kalmalardan dolayı iki filmi izleyenler ilk filmi daha çok beğeniyor, ama dediğim gibi filmin sonunu öğrenince izlemedim. Ek bilgi olarak filmler Shakespeare'in ünlü eseri Bir Yaz Gecesi Rüyası'ndan da esinlenmiş ki zaten filmde de Alex bu oyunda sahne alıyor. 


Peki derseniz ki Ekincim izleyelim mi beğendin mi bu filmi, izleyin derim bence güzeldi, heyecan ve merak duygusu film boyunca oldukça yüksekti. Flashbacklerin filme yerleştirilişi çok uygundu ki zaten film bu flashbackler sayesinde çözüldü. Benim için çok önemli olan soundtrack testinden de geçmeyi başardı filmimiz, tüm şarkılar harika olmasına rağmen özellikle son sahnede çalan Coldplay şaheseri The Scientist ve Matt'in Lisa'yı ilk kez dansederken gördüğü sahnede çalan Mum'dan We Have A Map of The Piano sahnelere cuk diye oturmuştu. Bu iki sahne aynı zamanda filmde en sevdiğim sahnelerdi. Benim filmde sevmediğim iki detay ise bir önceki paragrafta belirttiğim gibi bazı olayların havada asılı kalması ve Matt ve Lisa karakterlerinin ayrılıklarında gösterdikleri müthiş gerzeklikler, anlamamalar dinlememeler. Ek olarak filmin ortasında bulunan Matt ve Alex arasında geçen bir sahne de -spoiler vermiyorum izleyince anlarsınız- erkek değil mi hepsi aynı işte kafasına getirip beni sinirden deli etti. Bunların dışında her şey güzeldi, sonu da bazı karakterlerimiz açısından trajik olsa da benim istediğim gibi bitti. Filmin ana mesajı da bence bu devirde kimseye güvenmemek ve kendi işini kendin yapmak, yan mesajı ise cep telefonsuzluğun ne kadar kötü olduğu çünkü filmdeki karakterlerin elinden cep telefonu düşmemiş olsa filmdeki olayların hiçbiri yaşanmazdı. Fragmanı da her zamanki gibi aşağıya bırakıyorum, umarım keyif alırsınız, yorumlarınız olursa yazmayı unutmayın. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.



1 Eylül 2015 Salı

Harika Bir İnternet Sitesi: Radiooooo.com

Merhaba,
Siz de benim gibi hayatının her anında müzikle yaşayan biriyseniz, yeni şarkılar keşfetmek sizin için büyük bir ihtiyaç haline gelmiştir muhtemelen. Bu yazımda benim resmen aşık olduğum, iyi derecede iş gören yeni müzikler bulmak için harika bir site tanıtacağım: Radiooooo.com 



Sitemizi açtığımızda karşımıza yukarıdaki gibi bir ekran çıkıyor. Az çok anlayacağınız üzere aşağı kısımdan bir devir seçiyorsunuz, yukarı kısımdan da bir ülke (sarı olan ülkelerde şarkı var demek) ve size o ülkede o dönemde yayınlanmış olan şarkıları çalıyor böylece pek çok ilginç ve yeni şarkıyla karşılaşabiliyorsunuz. Ben 'oldies = goldies' kafasında bir insan olduğumdan daha da bir bayıldım, mesela 40lar 50lerden kalma Türkçe şarkıların hepsi çok güzel sanat müziği parçaları hiçbirini duymamıştım daha önce, ama ne yazık ki sayıları az. Sitenin arşivi kullanıcı katkılarıyla büyüdüğü için bazı dönemlerde (özellikle eskiler) aynı şarkıları çevirip duruyor örneğin 90lar Türkçe popun altın çağı olmasına rağmen 90larda doğru dürüst şarkı yok. Sitenin gelişmesi için daha çok insana ihtiyacı var, elinizde güzel ve nadir bulunan şarkılar varsa lütfen katkı yapın. Yine yukarıda gördüğünüz üzere çalmasını istediğiniz şarkıların nasıl (slow,fast ya da weird -burada sanırım deneysel parçalar çalıyor ilginç baya-) olacağına karar verebiliyorsunuz. 

Keşke gerçekte de takside böyle seçenekler olsa
Peki derseniz ki ben tek bir ülkeye ya da tek döneme takılmak istemiyorum, çabuk sıkılırım diye onun da çaresi taksi modunda. Taxi seçeneğine tıkladığınızda yandaki gibi küçük bir ekran çıkıyor ortadan ve karışık çaldırabiliyorsunuz. 







Müziği genelde telefondan dinliyoruz peki orada ne yapacağız derseniz Radiooooo'nun sadece sitesi değil Android ve IOS için uygulaması da var böylece telefonlarımızda da bu keyiften mahrum kalmıyoruz.

Son olarak müzik keşiflerinizde sağ köşedeki Neverland'e tıklamayı da unutmayın bu sihirli ülkede de geçmişten günümüze en güzel çocuk şarkılarını bulabilirsiniz. Ben Fransızca olanlara bayıldım açıkçası, sözlerini de anlamadığım için gayet normal şarkı gibi dinliyorum. Hadi bakalım site için tık tık.


30 Ağustos 2015 Pazar

Ne Kullandım: Sephora Fırça Temizleyici Sprey


Merhaba,
Ne yalan söyleyeyim üşengeç bir insansanız hayatınız aslında çok zor. Makyaj yapmaya başladığımdan beri beni en çok yoran konulardan birisi de fırça temizliği. Pek çok kişinin yaptığı gibi ben de bebek şampuanı ve ılık su yardımıyla temizliyorum fırçalarımı, zor değil ama üstüne bir de kurutma zamanını eklersek uzun bir işlem. Hal böyle olunca ben de çok üşeniyorum, fırçalarımdan huylandığım halde yıkamadığım oldu maalesef. Bir de koyu renk kullandığım zamanlar var ki o zaman yıkamak artık farz oluyor. Evet, ne kadar temizlik düşkünü olduğumu biliyorsunuz artık -:lol- şimdi asıl konuya girebiliriz. Bence fırçaların yıkanması için 1 hafta veya 10 gün ideal aslında ve üşenmemeye çalışırsam bunu rutin haline getirebiliyorum. Diyelim ki fırçalarım bir haftadan daha kısa bir sürede kirlendi, ben yıkamaya üşendim veya acelem var vesaire o zaman ne yapacağım? İşte burada hayat kurtarıcı bir ürün devreye giriyor: Sephora Daily Makeup Brush Cleaner.

Bu ürün sayesinde kolay ve pratik bir şekilde fırçalarımı temizleyebiliyorum ve uçucu olduğu için fırçalarım hemen kuruyor bu sayede onları anında kullanabiliyorum. Anında kullanabiliyor olmam en sevdiğim özelliği çünkü bir keresinde yıkama sonrası fırçalarım kurumamıştı ve benim makyaj yapmam gerekliydi, baya ızdırap dolu dakikalar yaşadım maalesef. Antibakteriyel özellikte olması da başka bir güzelliği. Bu ürünü kullanmak için tek yapmanız gereken fırçanızı yeteri kadar ürünle ıslatıp ardından bir kağıt peçeteye fazlalıkları silmek ve ta da artık fırçanız temiz. Bu ürün fırçalarımızı temizlese de haftalık sulu temizliğimizi de unutmamak gerekli.



Bu tarz bir ürün bana baya ilginç hatta devrim gibi bir şey gelmişti ilk duyduğumda ama sanırım yıllardan beri varmış bu. Ek olarak farklı markaların da bu tarz ürünleri varmış ben bu bitince onları denemeyi düşünüyorum. Bunun fiyatı 18 liraydı sanırım, küçük bir şişe olduğu için pahalı gelebilir bazılarınıza bu yüzden uygun fiyatlı bir alternatifini bulur bulmaz yazacağım. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

Ekin.

28 Ağustos 2015 Cuma

Ne Izledim: A Lot Like Love

A Lot Like Love - Aşk Gibi Bir Şey
Imdb Puanı: 6.6
Rotten Tomatoes: 5.0
Yapım Yılı: 2005

Ben her yaz öncesi kendime bir defter alıp o dönemi yaz planlarımla doldururum, ve bu planların içinde mutlaka ama mutlaka 'bu yaz izlemem gereken filmler' listesi bulunur. Ben üşengeçler kraliçesi olduğum için bu listeden maksimum üç tanesinin üzerini çizerim bu filmler öylece kalır kenarda, çoğunluğu bir sonraki seneye transfer olur. Bu sene bir istisna değildi ta ki bugüne kadar. Listem tatilimin bitmesine yaklaşık 2 hafta kala aklıma geldi ve bu liste öncekilere nazaran daha kısa bir liste olduğu için dedim ki 'challenge accepted, ben bu filmleri bitiricem' listenin bugünkü şanslısı da 'A Lot Like Love' oldu.

Film Tumblr kızları için yapılmış sanırım, abartmıyorum gerçekten benim Tumblr dönemim lisedeydi ve filmden pek çok sahneyi Tumblr giflerinden hatırladım. Bu yorumlamam ne anlama gelir bilmiyorum ama direk bir görüş belirteceksem ben filmi beğendim çünkü romantik komedi seven bir insansanız beğenmemeniz elde değil bence. Güzel klişelerin hepsini içinde barındıran bir filmdi kabul ediyorum muhtemelen bu yüzden puanları çok yüksek değil gerçi hangi romantik komedinin puanı yüksekse benimki de laf. Filmde biricik Ashton Kutcher ve güzel,renkli gözlü bir hatun olan Amanda Peet oynamakta. Daha önce yazısını yazdığım Suburgatory'den Jeremy Sisto'nun da küçük bir rolü var.

                    

Çok konuştun filmin konusuna gel derseniz, film 7 yıl önceden başlıyor esas oğlanımız George (Ashton Kutcher) abisini görmek için New York'a gidecektir, havaalanında iki sevgilinin kavgasına ve ayrılığına şahit olur. Sonra bir bakmışız bu kavganın kahramanlarından olan Emily (Amanda Peet) uçak tuvaletinde George'un üzerine atlamış. Kızımız güzel, George'un ilgisini tee o kavga esnasında çekmişti aslında bu yüzden George uçakta olan bitenin ardından Emily ile kaynaşmak ister ama asi kızımız bir türlü yüz vermemektedir fakat bir şekilde George ile Emily New York'ta güzel bir gün geçirir böylece aralarında karşı konulamaz bir çekim oluşur. Çiftimiz günün sonunda ayrılır ancak 7 yıl önce başladığını bildiğimiz için tekrar bir araya geleceklerini de biliriz ek olarak çiftimiz George'un geleceği hakkında bir de iddiaya girmişlerdir yani bir araya gelmeleri garanti. Böyle yazınca daha da bi klişeymiş gibi geldi yalnız film. 

                 

Film size sıkılmayacağınız,kafanızın yorulmayacağı, eğlenceli ve romantik 107 dakika sunuyor. Benim en sevdiğim sahneler Çin lokantasında geçenler,izleyen herkesin bayılacağı ay ışığı altındaki sahne ve George'un telefondan Emily'e fıkra anlattığı yerdi. Filmin soundtracki ise bence mükemmel, bu da filmi daha çok sevmemi sağladı çünkü itiraf ediyorum ben bir müzik delisiyim. Hele bir de Ashton Kutcher'ın sonlara doğru eğlenceli ve şapşik Bon Jovi coverı tam dinlemelik, bu coverın olduğu sahne de başka bir favorim. Film biter bitmez tüm şarkıları Spotify listeme ekledim. Özetle romantik komedi sever bir insansanız bu filmi sevecekseniz, izleyin klişeli de olsa en azından Ashton Kutcher için izlenir bence -tabi zevkleri ayrıdır herkesin ama ben çok severim kendisini-. Bu arada ben bu post için resim bakarken filmden karelere alakasız Türkçe replikler kondurulduğunu gördüm, en sevdiğim Seda Sayan sözüyle seslenmek istiyorum bu resimleri yapanlara: Ne mana? Fragmanı da aşağıya, en beğendiğim repliğin altına bırakıyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.


  
                                          

20 Ağustos 2015 Perşembe

Ne Okudum: Siddhartha

Yeniden merhaba,
Bundan önceki yazımda bahsettiğim tatilimden yaklaşık 5 gün önce döndüm ve bloga yeni vakit bulabildim. Ama bu yazım önceden planladığım gibi gezi notlarımla alakalı değil de en son bitirdiğim kitap ile alakalı olacak çünkü canım pek gezi yazısı yazmak istemedi, onu da iki üç gün içinde yayınlayacağımı umut ediyorum.

Başlıktan anlaşılacağı üzere en son Siddhartha'yı bitirdim, kitap son derece akıcı, müthiş derecede etkileyici ve edebi açıdan ne kadar mükemmel olduğunu söylemeye gerek duymuyorum kitap Nobel ödüllü ünlü yazar Hermann Hesse'nin kaleminden çıkma. Ki zaten az çok kitaplarla,genel kültürle içli dışlı biri iseniz kitabı çoktan duymuş ve hatta okumuşsunuzdur da bence. 

Kitap Siddhartha'nın aydınlanma öyküsünü anlatmakta, Siddhartha kast sistemine göre en üst sınıf olan Brahmanlara mensup, yediği önünde yemediği arkasında, herkesten saygı gören bir prens(kitapta belirtmiyordu galiba ama her yerde prens olduğu geçmekte) iken hiçbir şeyden zevk almamaya ve hayatı sorgulamaya başlar. Kısaca Siddhartha çağımızın vebası olan depresyona yakalanır (kitapta böyle demiyor tabi ki :P). Siddhartha yaşadığı yerin yakınına gelen Samanaların yaşamından çok etkilenir ve aradığına yani içindeki öze ya da kitapta geçen adıyla Atman'a ulaşma amacıyla onların yolundan gitmesi gerektiğini düşünüp, babasıyla zıtlaşmak pahasına tüm o görkemli yaşamını bırakıp can dostu Govinda'yı da peşinden sürükleyerek Samanalara katılır. Samanalar da çileciler, her türlü dünyevi zevk ve ihtiyaçtan uzak şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar, sürekli oruç tutuyorlar, yemek için dileniyorlar kısaca bir prensin alıştığı yaşamdan oldukça uzak. Tabi bu aydınlanma yolculuğunun sadece başlangıcı bu yolculuğun devamında Siddhartha Samanaların yanı sıra Vasudeva,Gotama ve Kamala gibi önemli karakterler ile karşılaşacak ve onlardan aydınlanma yolunda yardım alacak.

Kitap kimilerine ağır ve felsefi gelebilir ama benim okuduğum en güzel kitaplardan birisiydi. Özellikle benim gibi depresyonda olanlar kesinlikle okumalı derim, düşünce tarzımın ne kadar yanlış olduğuna ve hangi yöne yönelmem gerektiğine dair ciddi çıkarımlar yaptırdı çünkü Siddhartha da aynı sorunlardan muzdarip,onun yolculuğunda kendimi buldum diyebilirim. Yapılan betimlemeler, Siddhartha'nın hayatı ve benliği tanımlama şekilleri beni cezbetti, Vasudeva'nın olduğu bölümler ise tek kelime ile mükemmeldi. Başucu kitaplarımdan yapıp,tekrar tekrar okuyacağım bir kitaptı kısaca. Bu arada hala emin olmamakla beraber ben kitap Buddha'nın hayatını anlatıyor sanmıştım ama kitaptaki Siddhartha gerçek bir karakter değilmiş galiba bunu sonradan öğrendim. Buddha ile benzerlikleri var tabi bence asıl kafa karıştıran o zaten ama dediğim gibi o değilmiş tabi kesin bir kaynaktan da duymadım bunu tekrar belirteyim.

İşte böyle, Siddhartha'yı bu şekilde anlattım sizlere, ben yazının başındaki resimde görülen Can Yayınları'ndan çıkan kitabı okudum, 150 sayfa yani çok ince bir kitap, benim gibi sindire sindire okuyacağım tarzı tripleriniz olmazsa eğer çok kısa sürede bitirebilirsiniz. Yorumlarınız olursa yazmaktan çekinmeyin, kitap hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere.

31 Temmuz 2015 Cuma

Ne Dinliyorum: Yolculuk Playlistim



Bavul hazırlamak out, müzik listesi hazırlamak in!
Benim kara yolculukları ile ilgili en sevdiğim şey yola bakarken müziklerimin içinde kaybolmak, bence zaten bunu sevmeyen yoktur. Yarın yaklaşık 15 gün sürecek bir Avrupa seyahatine çıkıyorum, bu tam olarak yurtdışına ilk çıkışım değil ama çok gezmemiştim bu yüzden ilk kez çıkmışım gibi varsayıyorum ve deli heyecanlıyım. O kadar gün internetsiz,bilgisayarsız vs. olacağım için 250 şarkılık müthiş bir playlist hazırladım ve bunların hepsini sizle paylaşamayacağım -çok uzun olur ayrıca üşenirim :P- fakat en sevdiklerimi buraya bırakıyorum,herhangi bir yolculuğa çıkarsanız -şart değil tabi ki- istediğinizi alabilirsiniz. 

1- Put A Spell On You - Annie Lennox
2- Blue Velvet - Lana Del Rey
3- Shades Of Cool - Lana Del Rey
4- I Know Very Well How I Got My Name - Morrissey
5- Redondo Beach - Morrissey
6- Gimme! Gimme! Gimme! - ABBA
7- You're So Vain - Carly Simon
8- Starry Eyed - Ellie Goulding
9- Anything Could Happen - Ellie Goulding
10- Is This The World We Created? - Queen
11- Bohemian Rhapsody - Queen
12- Put A Record On - Unkle Bob
13- Elastic Heart - Sia
14- I'm Gonna Be (500 Miles) - The Proclaimers
15- This Ole House - Rosemary Clooney
16- Sway - Dean Martin
17- Two Weeks - Grizzly Bear
18- Layla - Derek & The Dominos
19- Dreams - Fleetwood Mac
20- Landside - Fleetwood Mac
21- Go Your Own Way - Fleetwood Mac
22- Everywhere - Fleetwood Mac
23- White Rabbit - Jefferson Airplane
24- Try A Little Tenderness - Otis Redding
25- Bright - Echosmith
26- Midnight Train To Georgia - Gladys Knight & The Pips
27- Dream On - Aerosmith
28- Spanish Caravan - The Doors
29- Everybody's Changing - Keane
30- Tongue Tied - Grouplove
31- Tightrope - Janelle Monae
32- Rather Be - Clean Bandit (ft. Jess Glyne)
33- Mr. Brightside - The Killers
34- Last Nite - The Strokes
35- Tiny Dancer - Elton John
36- It's My Life - Bon Jovi
37- Jolene - Dolly Parton
38- Informer - Snow
39- Here Comes Your Man - Pixies
40- Where Is My Mind - Pixies
41- XO - John Mayer
42- Release Me - Mae
43- It's Time - Imagine Dragons
44- Tighten Up - The Black Keys
45- God Only Knows - The Beach Boys
46- Vertigo - Anya Marina
47- Feeling Good - Muse
48- I Belong To You - Muse
49- Soul Meets Body - Death Cab for Cutie
50- Better - Regina Spektor

Bunlara ek olarak The Beatles ve The Smiths'in tüm şarkıları ve bolcana klasik müzik -bebek gibi uyutuyor- Satie ve Debussy favorim. Öneriniz varsa yazmayı unutmayın. Döndüğümde gezi notlarımla görüşmek üzere.